vengisu

çemberimi çizen serçe parmağını kanattı

Resim

12/8/2008

 

       Resim

siyah beyaz çırpınan
oportünist  benzerlerde

gündelikçi depresyonlardan peyda
çengelli sayılar kusan dul hücrelerin
şizofren seansları


ve lanet sosyal görevciler
ucu kırık iğnenin ipinde
İsa rengi et(im)


ey İsa
kandaki ritmik yaşam
son repliğini zırvalarken
canı cehenneme can çekme
yeşil kesiklerde istem dışı kaçıştır

dört benzerlerde biyograf ise
zevkin garantisinde kutsal acı


ki yaşamın çaylak cesedinde
Irksal ve cinsel dehşet
ardı ardına sarıyorken
inancın intihar uzantısını

tüm öykülerin renkleri sakat
kıpırtısız kalır toprağın altında


ve canımı acıtıyor
bilmediğim harflerden
türev
etime saplı kelimeler



<_script /><_script />

Depresyon

11/8/2008

         Depresyon 

 

birer çığlık sahici olmanın dışlanması

bir birini ezen düzensiz heceler

artık bir bulamaçtır bu dilimlenmiş negatifine

üflersin nefesinde buzlanır parmak uçlarından

ve düşmeye her zerren kırılgan paramparça

 

somutlaşır yırtılımış hatlarında hüznün

sen gizlenmeye çıksanda tedirginsin

ah ne yazık endişe dişidir 

zamana kudurur anlayamazsın ki

 

sen anne dersin

anne seni görür korkarsın

ay’ın yüzü kırmızıdır

yüzün kırmızıdır

 

sonra usul usul yağarsın  kendine

bir yanın hengame bilemzsin  ki

voltalarına  edilgin bedenin ise

hummalı tutarsız söylemlere

 

piranalar tatlı sularda (etime tuz basın )

 

 

ve uyumanın güzel sevgilisi

ağır ağır dokunurken bedenine

dişleri arasında  bir  papatya

çırpınmaya  sökülür

                     bağırmaya  kurtuluş

                                        tıkanmaya  boğulur

sen kim dersin

duvarlarında  şeytan daralır patlar

üzerine sıçramıştır  yaratık

dudakların kurak bir plato

çatlamaya şekillenir

 

ve  korkunun  yumrukları

göğsünün  kafesinde güm gümbür güm

ah tuhaf şekillerle oynaşmaya düşlerin

sokakların  yeni  yetmeleri  gibi

geldik diye bağırırılar geldik

oysa  kandırılmış  sen zavallı 

geliyoruz  acı  bir frendir asfalt

ah ter  kan  içinde vıçıklamış sıkıntı

havsalası dar  

alaya  alınmak çaresiz  arayış

geceden çiçek koklar gibi solursun 

tersini düzüne düzünü tersine

aban ha aban sokulmaya  tek kişilik

tek  kişilik duyuların 

lanet  aldatmaları  ki 

bir  bir  sökülür dikişleri

dikemezsin  ki     

 

 

 

      ŞİİRİN UZUN TARİHİ

 

Şiiri Bölmek

 

 

 *** Bir birey olarak neyiz? Yani kendimiz hakkında ne biliyoruz, ne bilebiliriz? Bu sorulara doyurucu yanıt bulamadıkça, kişiliği sıkı sıkıya bağlı olan ozanlığımızın olanaklarını da belirleyemeyiz sanırım. Biyolojik, fiziksel farlığımız  bir yana(gene de insanın bir bütün olduğunu gözden uzak tutmamak şartıyla), kendimizi toplumbilim açısından irdelersek göreceğiz ki, bizler düzenli olarak düzen değiştiren, yeni bilimsel yöntemlerle uygunluğu oranında geleceğini, gelecekteki yaşama duraklarına, yaşama biçimlerini kestirebilen insan tekleri değiliz. Geçirdiğimiz toplumsal evreler arasında yapıcı, tamamlayıcı bir ilişki olmadığı gibi, buna bağlı olarak ileri bir atılımdan da yoksunuz. Günlük edimlerimiz bizi öylesine yoğurur, öylesine kılıktan kılığa sokuyor ki,bir yığın çıkmazın buyruğunda, direnmekle çevreye uymakla arsında şaşkına dönüveriyoruz. Boyutsuz, anlamsız, sallantılı bir yaşama düzeyinde bocalıyoruz durmadan. İnancımızı somutla yan eylemlerle değil de, ancak bize uygun buldukları düzenlerden birini seçmekle biçimleniyoruz. Böylece düşüncelerimizi kurumsal, ilişkilerimiz soyut kalır. Her durumda aşınıyoruz, kişiliğimizi biraz daha yitiriyoruz. Düşünsek düşünemeyeceğimiz, duysak duyamayacağımız “göre” bir yaşayış tutturmuşuz kendi öz varlığımızla tanışmak, karmaşık, çözülmez  bir problem oluyor çoğu kez. Giderek, bu toplumsal çatı altında, bir yalnızlık anıtından  başka hiçbir görünümümüz kalmıyor.

 

   Gerçek ben’imizle yüzyüze  gelmedikçe, tersine,kişiliğimizden güngünden  daha bir uzaklaştırıldıkça, şiiri nasıl olut da ozanın yalnızlığına, sezgilerine,güdülerine bağlayabiliriz? Ayrıca,kimliğimizle yazdıklarımız arasında varsaydığımız benzeşlik, gerçek, tutarlı bir benzeşlik olabilir mi?yani şiirimizle ne kadar sokulabiliriz kendimize? Ya  da  yazdığımız şiirler için, hızını, devinimizi kendinden alamayan benliğimizin katkısız ürünleridir, diyebilir miyiz? Bana kalırsa böylesi bir özdeşlikten söz açmanın sırası gelmemiştir daha. Giderek denilebilir ki , edebiyat dünyamızda yer alan bir sürü kavram(lirik,authentique.b) özünde yatan gerçekler,yaşadığımız gerçeklerle çelişmektedir. Çünkü bireyliğimizi kurtarma savaşı içindeyiz biz. Bu savaş da toplumsal savaşımızın içeriğine girer. Şiir de böyle bir ortamın izdüşümü olarak düşünmek gerekir. Ne yapalım ki, tarihsel sıra,bizi böyle bir dönemde konuşturuyor. Güvenmediğimiz bir ben’e, bir kendiliğindenliği sığınamayız kolayca. Edebiyat tarihimiz, olanaklarını bilmeyen ozanların çoğunlukta olduğunu gösteren belgelerle doludur. Üç-beş  aşamadan geçtikten sonra, hangi ozanın hangi yanıyla ayakta kaldığını saptamak bile oldukça güçleşmektedir. Çünkü gerçek bir evrimden; düşünceye, yaşantıya bağlı bir şiir evriminden çok, bütün bunlardan soyutlanmış salt bir deyiş özelliği, biçimsel bir duygunluk geliştirilmiş, ya da sürdürülmüştür ozanlarımızca. Genellikle ilk heyecanın, ilk esrimenin, ilk cesaretin yarattığı bir takım sonrasız ozanlar, şiirimizin temsilcileri olup çıkmışlardır.

 

   Öyleyse bu ikili ben’i,  daha doğrusu bölüne  bölüne  ayrılacağına , kimliğini yitirmekte olan ben’i şiire aktarmak , ona bir etkinlik kazandırmak istiyorsak,eninde sonunda  dramatik bir şiire yönelmemiz gerekecektir. Gerçek korkunç bir dram sürdürmekteyiz çünkü, işlevini tamamlamış bir gizemciliğin yerine, gene toplumun üst katlarında yer alan toplumsal-ekonomik bazı güçler, bu güçlere bağlı kurallar, sinen ya da başkaldıran;sayan ya da değerlenmeye doğru atılan; tutsaklığı ya da yok olmayı kabullenen bir yığın varoluş biçimi yaratıyor. Çoğu zamanda olumluyla olumsuz birlikte ya da çelişe çelişe yaşıyor insanoğlunda. İşte biz bu duruma  çağımızın, toptan yaşamamızın bir niteliği sayıyorsak, o denli büyütüp yoğunlaştırabiliyorsak, aynı zamanda gerçek bir tragedyanın içindeyiz demektir. Şu farkla ki klâsik tragedya  ile bağdaşamadığımız yan, yazgıya boyun eğmeksizin hiçlemeyi  karşı komakla çalıştırmamız, soylu kişilerin töresel davranışlarına öykünmek yerine , bilimse düşünceyi karşıtlarına egemen kılmamız olacaktır.

  

 

     Bu durumda bölmek gerekiyor şiiri. Bir birey olarak neyiz? Bunu bilinceye ya da bilebilme olanaklarını edininceye kadar bölebilmeliyiz şiirimizi. Tıpkı yaşamda olduğu gibi; bir yanda yaslarımız acılarımız, öte yanda inancımız, umudumuz, direncimiz… kısa mutluluklardan güvenli mutluluklara aldıkça şiirimiz de tekleşecek, bütünleşecek,bireyliğini kazanacak elbette. Belki de gelecekteki ozanlara düşecek bu iş. Biz yalnız dramımızı yazacağız. Çünkü ne geçmişteki şiiri yenilemek , ne de gelecekteki şiiri bu günden zorlamak var artık.

 

    Ve yazacağımız her şey, biçimine kavuşamamış, buruk,acı,öylece durur yaşamımızda.

 

                       

 

                          ***Edip Cansever’in dergilerde kalmış yazısı  1963 yılı

                               *yasakmeyve ağustos 2005 sayı 15

“Yağlı kurşun çökertemez” demelerimizin hemen öncesiydi;
Yolun, yoldaşındım…
Böyle başlıyordu öykümüz.

“Birileri yaşasın diye ben ölüme gönüllüyüm” derdin(k).
Yine de her insan kadar inanmazdım buna.
Henüz geçtiğimiz sokağın başında adımı çağıran, ardından bedenime doğrulan ölüm oyuncağının önüne kendini sunana değin. Kurşunlara tutulan bedenin ömrüme amade diz çökmüştü önümde. Ellerimi, kanını görmesinler diye kapattım yarana.
Kurşunlara tutulan sol diz kapağına bağladığım postalımın ipi oluvermiştim.
Ellerimin sızısı akan kanı utandırmıştı. Sımsıkı asıldın ellerime “geçecek” diyebildim hepten yitirdiğim sesimle…

Korkuyorlardı benden, hep korktular…
Ufacık bedenimle, taşı dahi yerinden kaldıramayacak ellerimle (ki elim hiç silah tutmadı) ölümü taşıdığımı, terörü sokak sokak gözlerimle dolaştırdığımı sanıp, kocaman panzerlerin içine saklanıp korkuyorlardı hem de.
Acılı mahallelere çıkan sokaklarda büyümüşlüğüm; aynı sokaklara barışı anlatmaya, bilincin ışığını taşımaya tekrar tekrar gidişlerime sebepti.
Kadına, çocuğa, erkeğe; kadınlığı, insan olmayı, emeği, bin almadan bir vermeyen düzeni anlatmaktı yaptığım dilimin döndüğünce.
Konuşmak başlı başına bir suç unsuruydu. Saçlarımdan sürüklenerek kaldırımlara kanımı bırakmama kâfiydi.

İşte şimdi bu ufacık bedenimle dermansız dizlerimle umudu taşıyordum, yaşamı taşıyordum, omzuma yaslanan inancı, sevdayı taşıyordum.

Bir başka gözaltı ifade zaptında ismin olduğu için hastaneden emniyete alındın. Çok kan kaybettim o gece sol diz kapağının yerine. Şimdi senin boynuna asılan ölüm yumağı ellerimi bilerek bilmeyerek birbirine kenetledikleri kelepçe oldu. Yasaklı dilimle suçsuzluğumuzu haykırışlarımızı bir biz bildik. Senden bir hafta sonra beni de başka bir iklimde aynı kasvet, korku sinmiş başka kapılar ardına sürdüler. Şimdi başka bir iklimde sınanıyoruz. Üşümelerimi ısıtıyor mektupların;

“Çocuk yanımsın sen benim, birlikte koşup, terleyip, sarılamadığımız sıcak yaz günümsün, hiç yemediğimiz pembe bir şeker tadısın damağımda” demişsin. Kim bilir kaç zaman sonra bana gelen mektubunda.
Kapalı kapılar ardında adımı unuttun ” çocuk” oldu adım dilinde.

Işığa kavuşacağımız güne olan inancımla öpüyorum çocuk yüreğini.



Ulucanlar Cezaevine

 

Çiğdem UNAL

Bilgem

12/5/2008

 


 

 

ey bilge gülüşlüm

de  bana

Apollo'nun yayından çıkan ok
hangi tanrının kalbine saplı ki

bir evren ki
sırtüstü yatırıp güneşi
zonklayan kasıklarında boğup
destanlarını
sabahlara kan kurutur

destan ki

kanayan yaranın altı
türküdür