ŞİİRİN UZUN TARİHİ
Şiiri Bölmek
*** Bir birey olarak neyiz? Yani kendimiz hakkında ne biliyoruz, ne bilebiliriz? Bu sorulara doyurucu yanıt bulamadıkça, kişiliği sıkı sıkıya bağlı olan ozanlığımızın olanaklarını da belirleyemeyiz sanırım. Biyolojik, fiziksel farlığımız bir yana(gene de insanın bir bütün olduğunu gözden uzak tutmamak şartıyla), kendimizi toplumbilim açısından irdelersek göreceğiz ki, bizler düzenli olarak düzen değiştiren, yeni bilimsel yöntemlerle uygunluğu oranında geleceğini, gelecekteki yaşama duraklarına, yaşama biçimlerini kestirebilen insan tekleri değiliz. Geçirdiğimiz toplumsal evreler arasında yapıcı, tamamlayıcı bir ilişki olmadığı gibi, buna bağlı olarak ileri bir atılımdan da yoksunuz. Günlük edimlerimiz bizi öylesine yoğurur, öylesine kılıktan kılığa sokuyor ki,bir yığın çıkmazın buyruğunda, direnmekle çevreye uymakla arsında şaşkına dönüveriyoruz. Boyutsuz, anlamsız, sallantılı bir yaşama düzeyinde bocalıyoruz durmadan. İnancımızı somutla yan eylemlerle değil de, ancak bize uygun buldukları düzenlerden birini seçmekle biçimleniyoruz. Böylece düşüncelerimizi kurumsal, ilişkilerimiz soyut kalır. Her durumda aşınıyoruz, kişiliğimizi biraz daha yitiriyoruz. Düşünsek düşünemeyeceğimiz, duysak duyamayacağımız “göre” bir yaşayış tutturmuşuz kendi öz varlığımızla tanışmak, karmaşık, çözülmez bir problem oluyor çoğu kez. Giderek, bu toplumsal çatı altında, bir yalnızlık anıtından başka hiçbir görünümümüz kalmıyor.
Gerçek ben’imizle yüzyüze gelmedikçe, tersine,kişiliğimizden güngünden daha bir uzaklaştırıldıkça, şiiri nasıl olut da ozanın yalnızlığına, sezgilerine,güdülerine bağlayabiliriz? Ayrıca,kimliğimizle yazdıklarımız arasında varsaydığımız benzeşlik, gerçek, tutarlı bir benzeşlik olabilir mi?yani şiirimizle ne kadar sokulabiliriz kendimize? Ya da yazdığımız şiirler için, hızını, devinimizi kendinden alamayan benliğimizin katkısız ürünleridir, diyebilir miyiz? Bana kalırsa böylesi bir özdeşlikten söz açmanın sırası gelmemiştir daha. Giderek denilebilir ki , edebiyat dünyamızda yer alan bir sürü kavram(lirik,authentique.b) özünde yatan gerçekler,yaşadığımız gerçeklerle çelişmektedir. Çünkü bireyliğimizi kurtarma savaşı içindeyiz biz. Bu savaş da toplumsal savaşımızın içeriğine girer. Şiir de böyle bir ortamın izdüşümü olarak düşünmek gerekir. Ne yapalım ki, tarihsel sıra,bizi böyle bir dönemde konuşturuyor. Güvenmediğimiz bir ben’e, bir kendiliğindenliği sığınamayız kolayca. Edebiyat tarihimiz, olanaklarını bilmeyen ozanların çoğunlukta olduğunu gösteren belgelerle doludur. Üç-beş aşamadan geçtikten sonra, hangi ozanın hangi yanıyla ayakta kaldığını saptamak bile oldukça güçleşmektedir. Çünkü gerçek bir evrimden; düşünceye, yaşantıya bağlı bir şiir evriminden çok, bütün bunlardan soyutlanmış salt bir deyiş özelliği, biçimsel bir duygunluk geliştirilmiş, ya da sürdürülmüştür ozanlarımızca. Genellikle ilk heyecanın, ilk esrimenin, ilk cesaretin yarattığı bir takım sonrasız ozanlar, şiirimizin temsilcileri olup çıkmışlardır.
Öyleyse bu ikili ben’i, daha doğrusu bölüne bölüne ayrılacağına , kimliğini yitirmekte olan ben’i şiire aktarmak , ona bir etkinlik kazandırmak istiyorsak,eninde sonunda dramatik bir şiire yönelmemiz gerekecektir. Gerçek korkunç bir dram sürdürmekteyiz çünkü, işlevini tamamlamış bir gizemciliğin yerine, gene toplumun üst katlarında yer alan toplumsal-ekonomik bazı güçler, bu güçlere bağlı kurallar, sinen ya da başkaldıran;sayan ya da değerlenmeye doğru atılan; tutsaklığı ya da yok olmayı kabullenen bir yığın varoluş biçimi yaratıyor. Çoğu zamanda olumluyla olumsuz birlikte ya da çelişe çelişe yaşıyor insanoğlunda. İşte biz bu duruma çağımızın, toptan yaşamamızın bir niteliği sayıyorsak, o denli büyütüp yoğunlaştırabiliyorsak, aynı zamanda gerçek bir tragedyanın içindeyiz demektir. Şu farkla ki klâsik tragedya ile bağdaşamadığımız yan, yazgıya boyun eğmeksizin hiçlemeyi karşı komakla çalıştırmamız, soylu kişilerin töresel davranışlarına öykünmek yerine , bilimse düşünceyi karşıtlarına egemen kılmamız olacaktır.
Bu durumda bölmek gerekiyor şiiri. Bir birey olarak neyiz? Bunu bilinceye ya da bilebilme olanaklarını edininceye kadar bölebilmeliyiz şiirimizi. Tıpkı yaşamda olduğu gibi; bir yanda yaslarımız acılarımız, öte yanda inancımız, umudumuz, direncimiz… kısa mutluluklardan güvenli mutluluklara aldıkça şiirimiz de tekleşecek, bütünleşecek,bireyliğini kazanacak elbette. Belki de gelecekteki ozanlara düşecek bu iş. Biz yalnız dramımızı yazacağız. Çünkü ne geçmişteki şiiri yenilemek , ne de gelecekteki şiiri bu günden zorlamak var artık.
Ve yazacağımız her şey, biçimine kavuşamamış, buruk,acı,öylece durur yaşamımızda.
***Edip Cansever’in dergilerde kalmış yazısı 1963 yılı
*yasakmeyve ağustos 2005 sayı 15